Düzende Farklı Olmak

Hepimiz ne olup bittiğini anlamadan, bilmediğimiz bir çağın ortasına doğarız. Nasıl bir hayatın bizi karşılayacağını bilmeden, birdenbire… Doğduğumuz andan itibaren düzeni öğrenmeye ve çevremize benzemeye çalışırız. Onların kelimeleriyle, değerleriyle oluşmaya başlar dünyamız. Daha ailede başlar “benzerlik”. “En çok kime benziyor?”,  “Biz senin ailen olduğumuz için bizim yaşam tarzımıza ayak uyduracaksın, bizim benimsediğimiz değerlere göre yaşayacaksın.”, “Biz böyle düşünüyorsak sen de böyle düşünüyorsun demektir!”  Yani ailen kimse, sen de ondan ibaret olmak zorunda kalırsın. 

Toplumsal düzende insanlar, kendisinden farklı olanı gördüğünde büyük bir kaygı duyar. “Farklı olana duyulan kaygı.” Bazen bir kişi, akıldaki kalıplara ve beğeniye uygun olmayan bir kıyafet giydiği için bir başka kişiyi o kıyafetten hayat görüşüne kadar yargılarken, bazen de farklı bir geçmişe sahip olduğu için bir başkasını ayrıştırırken ortaya çıkar kaygı. O kişinin dünya görüşünü, inançlarını beğenmeyiz. Onu kendi dünyamızdan yok etmek isteriz. Eğer bunu yapamıyorsak da görmezden gelmek, yok saymak isteriz. Yok sayılmak, bir insanın maruz kalacağı en kötü hal olsa gerek. Var oluşunu sorgulamaya kadar gidebileceği o düşünce yoğunluğu içinde zaman zaman kaybolan benliğin aranması… Buna mecbur bırakılmak… 

İnsanlar dışlandığı zaman, kendilerini sorgulama ihtiyacı hissederler çünkü çoğunluk, yalnız bırakmakla tehdit eder onları. İnsanda bir sorun arayışı doğurur, dışarıya itilmek.  Başkalarının değerlerini benimsemeye çalıştıkça, kendine yabancılaşmak halini alır bu süreç. Kendini, diğer insanlara uymaya her zorladığında tam tersine, daha da farklılaştığına en yakından şahit olmak…  İnsanlar, düzenin getirdiklerine ne denli uyum sağlayabilirse o kadar göze batmazlar. Eğer düzene, çoğunluğa aykırı değerleri varsa, kendisini bir başkası tarafından koyulan kuralların ve yargılamaların tam da orta yerinde buluverir…

DÜZENDE FARKLI OLMAK resim

Yaşadığı düzene uyum sağlayamadığında, aidiyeti sürdürebilmek için kendisini diğerleriyle aynı renk olmaya zorlar. Aynı renge ortak olmaya çalışırken benliğinden ödün verir belki de. Bir başkasının dünyasına ortak olmaktansa, kendi dünyasını yaratmaya çalışırken maruz kalacağı tepkilerden korkar. Kendini ifade etmeye çalıştıkça, üzerinde patavatsızca oradan oraya giden gözlerle karşılaşır. Bu durum, kişinin sürekli kendisini kontrol etmesine neden olur. Bir çevre ya da grupta dışlanmamak, aşağılanmamak için önce onların değerlerini öğrenmeye çalışır. Çünkü kendisini, ancak değerlerini ve düşüncelerini insanlarla benzer biçime soktuktan sonra güvenle ifade edebileceğini düşünür. Oysa Elif Şafak ne diyor:

“İnsan şu hayatta bir şey öğrenecekse şayet, kendine benzemeyenlerden, kendi gibi olmayanlardan öğrenir.”

Fakat bizler, ne öğrenmeye ne anlamaya ne de kabul etmeye yelteniriz. Bir insanı sadece ama sadece var olduğu için sevebilmeyi başaramıyoruz. En ufak bir farklılıkta, o kocaman ve karşısındakini ezip geçmeye hazır olan yargılayıcı sözler, ağzımızdan koşar adımlarla çıkıyor. Bizler, bunu ancak karşımızdaki insanın yüzünde yarattığımız acıyı görebildiğimizde fark edebiliyoruz. 

Değerlerinden, tercih ve görüşlerinden vazgeçmeyen insanların, kendilerinden vazgeçmelerine sebep oluyoruz.   

Sırf kendi kalıplarımıza uymadığı için bir insanı dışarıda bırakmak ona neler hissettirir? İnsanın en gerçek ihtiyaçlarından biri olan bir yere ait olma ihtiyacını örselemek… İnsanın topluma yabancılaşmasına yol açmak, ona kendi değerlerini sorgulatmak… Bizler çoğunluğa uymayan insanları değersizleştirdikçe aslında bir toplumu da değersizleştiriyoruz. Belki de toplumsal düzenin bütün kaygılarını bir kenara bırakmak gerekiyordur başlangıçta.

Bir toplumsal düzen, aynılıklardan ne ortaya çıkarabilir, kendisini ne kadar geliştirebilir? Var olmanın bütün ayrılıklardan önce geldiğini benimsemek, ihtiyacımız olan. Değer yargılarımızı, inançlarımızı, beğenilerimizi olduğu gibi yanımıza alarak fakat karşımızdaki insanı yalnızca ama yalnızca insan olduğu için tüm bunlardan arınarak, olduğu gibi kabul edebilmek… Belki de burada önce kendimizi sorgulamalı ve sonra karşımızdaki insanı anlamaya çalışmalıyız.  

(Editör Tavsiyesi: Web sitesinde yer alan ”KIRIK CAMLAR TEORİSİ” yazısını okumak için tıklayınız.)

(*) Kişiler: 

*Elif Şafak: Türk yazar. 1997’den beri eserlerini vermeye devam etmektedir.  

Yazar: Ceren Naz Çil

Merhaba, ben Naz. Marmara Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunuyum. Psikoloji alanında kendimi geliştirerek, araştırma yaparak edindiğim bilgiler çerçevesinde insanlara yardımcı olabilmeyi seviyorum. Kendi içimde aydınlatabildiğim bir konuda bir başkasına ufak bir ışık yakabilmek ve farkındalık kazandırabilmek benim için çok kıymetli.

7 Yorum

Yorum Yap
  1. Yazıdaki her cümle o kadar güzel, o kadar kıymetli ki… Çok beğendim, yüreğine sağlık 🌸

      • “Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. Sapılmayan dönemeç unutulan açı” bana bunları anımsattı yazdıkların. Yolculuğun ne güzel başlamış ve sapmadığın dönemeçlerin seni getirdiği yer çok özel. Jeanette Wintersonı da anmış oldum kendi içimde, devamı dileğiyle..

        • Yola çıkarken bana ilham olan birisinden bunları duymak ne kıymetli. Yolculuğumuzun hep birlikte olması dileğiyle… Teşekkür ederim.

  2. Kalemine, yüreğine sağlık. Gerçekten okuması çok keyifliydi

    • Çok teşekkür ederim, ortak bir yerde buluşmak çok kıymetli 🙂

Web Site İçi Kaynakça

  1. Web Site İçi Kaynakça:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

bağımlılık png

Bağımlılık Hakkında Ne Biliyoruz ?

Neden ''Neden'' Ararız kapak

Neden ”Neden” Ararız?