Uyaranlar Bizleri Hayatta Uyanık Tutar

Bir çiçeğin gelişimi için suya ihtiyaç duyması gibi insan beyninin de duyusal uyaranlara ihtiyacı vardır.

İnsanlarda duygusal ve davranışsal tepkinin ortaya çıkmasını sağlayan duyular tarafından dışardan alınan ve algının temelini oluşturan olay ve nesneler bizler için uyarandır. Televizyondan yükselen müzik sesiyle beraber dans etmek, annesinin başını okşadığı bebeğin gülümsemesi, örümcek gören çocuğun yerinden sıçrayıp korkması uyaranlara tepki örnekleri arasında gösterilebilir.

Beynimiz beyin hücresi adını verdiğimiz nöronlardan oluşur. Doğduğumuzda yaklaşık yüz milyar nörona sahipken zamanla sinaps adını verdiğimiz boşluklar sayesinde nöronlar birbirine bağlanır ve kümeler oluştururlar. Doğduğumuz andan itibaren bizler yaşamımızın ilk iki yılı çok hızlı şekilde bu bağlantıları kurmaya başlarız. Beyin kurduğu bu fazlaca bağlantılardan bazılarını eler, budar. Elimizde kalan bağlantılar sayıca azalsa da daha güçlüdürler çünkü bireyin yaşadığı ortamda deneyimlerine göre şekillenir ve güçlenirler. Bu güçlü bağlantılar bizi biz yapar ve gelişimimizde oldukça büyük yer kaplar.

Çocuklar bulunduğu ortamdan aldığı uyaranlarla bu güçlü bağlantıları güzel bir şekilde oluşturabilirse iyi bir gelişim gösterirler. Yani çevreden alınan uyaranlar sayesinde bağlantılar artabilir veya azalabilir. Yenidoğan bir bebekle konuşmak, ona bazı kelimeleri tekrar etmek, okul çağındaki bir çocukla oyun oynamak, bir çocukla farklı dillerde konuşmak gibi çeşitli yollar uyaranların ne kadar çeşitli olabileceğini göstermektedir. Eğer bizler yeterli uyaran alamaz ve az uyarana maruz kalırsak gelişimimizi tam olarak gerçekleştiremeyiz. Çünkü insan beyni , duyusal uyaranlardan yoksun bir şekilde kalırsa bilişsel gelişimini tamamlayamaz ve birçok sorunla karşı karşıya kalır.

Uyaran eksikliği sonucunda birey bilişsel, sosyal ve duygusal açıdan zorlanır. Bu durum konuşma, anlama, öğrenmede zorluk ve insanlarla iletişim gibi birçok farklı soruna yol açabilir. Kısacası biz insanlar uyaran olmayan bir çölde kalırsak çölden pek de farkımız olmayan bir kişiye dönüşürüz.

Düşünün ki bir bebek dünyaya geldiği an annesinden ayrılıp hiçbir uyaranın olmadığı beyaz bomboş bir odaya bırakılıyor. Sadece hayatta kalması için gerekli yiyecek ve su karşılanıyor. Fakat ne başı okşanıyor, ne onunla konuşuluyor, ne herhangi biri ona sarılıyor ne de bebeğin odada gözlemleyeceği bir nesne var. Sizce bu bebek birkaç yıl sonra ne durumda olur? İşte bunun birebir aynısı olmasa da neler olabileceğini kestirebileceğimiz bir örnek Romanya yetimhanelerinde gerçekleşmiştir.

Romanya devlet başkanı, artan nüfusla beraber insanların işgücünün de artacağı fikrinden yola çıkarak bir nüfus artırma politikası olarak 1966’da kürtajı ve doğum kontrolünü yasaklayıp aynı zamanda da çocuk sayısı beşin altında olan aileler için vergi yükümlülüğü getirmişti.

Durum böyle olunca ilk başta başkanın istediği gibi nüfus artsa da bununla birlikte ekonomik yönden sorunlar ortaya çıkmıştı. Çocuklarının masrafını karşılamayan yoksul aileler onları yetimhanelere bırakmak durumunda kaldı. Fakat durum ilerledikçe açılan yetimhane sayıları arttı. O kadar çocuğa rağmen az sayıda görevli olması farklı disiplin kuralları getirdi. Çocukların sadece yeme içme ve kalacak yer ihtiyaçları karşılanıyordu. Yenidoğan bebekler demir parmaklıklı beşiklerde uyarana maruz kalmadan sadece bu ihtiyaçları karşılanarak hayatta kalıyorlardı. Bakıcılar onlara sevgi gösteremiyordu çünkü hem sayıca oldukça fazlalardı hem de daha fazla ilgi istemelerinin önüne geçmeyi planlamışlardı.

Çocuklar uyaranlardan yoksun, sevgisiz, ilgisiz, sohbet olmadan, tek tip giyinerek sadece temel ihtiyaçlarının giderildiği bu yerde büyürken farkında olmadan gelişimleri zayıflamıştı. Uyaran yoksunluğu sonucunda çocukların zekâ puanlarının genelde düşük olduğu, bağlanma sorunlarının yaşandığı, konuşma, öğrenme güçlükleri görülmüştü.

Toparlamak gerekirse biz insanlar dünyaya geldikten sonra değil , hatta anne karnındayken bile maruz kaldığımız uyaranlar sonucunda bir şeyleri şekillendirir ve algılarız. Bu aldığımız uyaranların azlığı, çokluğu, sıklığı, iyi veya kötü olmaları bizlerin gelişimini etkiler. Bir çiçeğin suya ihtiyacı olduğu gibi insanların da uyarana ihtiyacı vardır. Yoksa büyüyemez, gelişemez.

(Editör Tavsiyesi: Web sitesinde yer alan ”İnsan Neden Poligamiktir?” yazısını okumak için tıklayınız.)

Yazar: Özge Ergün

Merhabalar Özge ben, psikoloji üçüncü sınıf öğrencisiyim. Öğrencilik dönemim boyunca alanım haricinde oyun ablalığı, palyaçoluk, garsonluk, kasiyerlik, telesekreterlik gibi çeşitli alanlarda yarı ve tam zamanlı olarak çalıştım bunların güzel yanlarının meyvesini yiyorum. Çeşitli insanlar farklı deneyimler derken az da olsa tecrübe oldular bana. Vals, yüzme, halter, kickboks gibi karışık bir ilgi alanı geçmişim mevcut. Aktif olarak çalışıyor, araştırıyor, yazıyor, çiziyor, karalıyorum. Başarılarıyla başarısızlığıyla kendimle gurur duyacağım bir hayat yaşamak istiyorum. Buraya da sevdiğim bir filmden alıntı bırakarak sonlandırıyorum : ''Umarım gurur duyduğun bir hayat yaşarsın. Ve eğer yaşamadığını düşünürsen, umarım içinde her şeye yeniden başlayacak gücü bulursun.''

8 Yorum

Yorum Yap
  1. Çok akıcı ve güzel bir yorum getirmişsiniz konuya emeğinize sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şeffaflık Toplumu seffaflik toplumu 1

Şeffaflık Toplumu

Çocukların Dili: Resim IMG 1468

Çocukların Dili: Resim